Kollarım
ve bacaklarım çaprazlama kesilmiş/tir benim, tanınmam için asasını ejderhaya
kaptırmışlar tarafından. Onlar ki hakikati örten yanlarını acısına rıza ile,
ilahi makasa budatmaya azmetmişlerdir. Şaşırma, ya da şaşır, hayret et… Her söz
bir yanımızı yağmalar aslında. Ve belki inşa da ardından gelir. İşte bu
yüzdendir bana bazılarınızın aşinalığı. Ki onlar beni çok uzaklardan seçerler.
Ve sabırsızlıkla beklerler müşterek yaralarımızla kucaklaşmak için. Hatta kimi
topallığıma denk, bana doğru birkaç adım da atar.
Benimse hep bir muhacirlik dövmesi alnımda, kalbimse yağmalanmış bir savaş alanı. Gözlerim ufka mıhlanmış hep gitmelerden yana. Bir beldede attığım demir ağırlaştığında, yani mekana bağlanacak kadar gün doğurup, gömdüğümde korkarım belki de daha nice incinmelerden nasiplenmekten yana. Çünkü bilirim bir insan kendini en fazla alışarak incitir. Alışkanlıktan ibaret konforlu bir hayat inşası oysa kariyer hülyalarının nihai serabı değil midir?!. Belki de bir kısım duyanlar bu yüzden sağır, bakanlar bu yüzden kördürler. Şu rüzgarlı bahçede gölgelikleri tutanların sağırlıkları bu yüzden kader değil. Kader değil! Sağırlık ve körlük bir tercih. Topallıksa baktığını görüp, güç yetiremeyiş sancısıyla insanı dilsizleştiren bir yetişemeyiş.
Dedim dilimdeki bağı çöz anlasınlar beni, Tuva’da. Anlaşılmaya layık sözlerimi ve yaşamama değecek hallerimi çoğalt ki Rabb, bu sancı kursağımdaki urganı erkence daraltmasın. İşte bu yüzden yalın ayak/larım Kızıl Deniz’de, şehrin adıyla müsamma yaşamaya değer ahidlerimi temize çekmeye çalıştım Ürdün’ün Akabe şehrinde. Ve sonra sürmeli bedeviler gördüm Petra’da. Ayaklarıyla arşa vurarak çoğaltıyorlardı Modern İnsanın serabını. Ondan kana kana içtim, gerçekti, suydu, serindi ve tatlıydı… Mağaralarında yatıp, ekmeklerinden yedim, çaylarından içtim, aynı rüyaları gördüm. Sevinçlerinden ve tasalarından tattım. Huylarından kaptım, suyumda var olanı çoğalttım yani. Ben de heybemdekilerden uzattım. Meryeemo, hazine ve garibe dediler bana. Bende bulunan en büyük cevher belki de buydu. Yani çoğul hüzün… Çoğalan ve seyrelten, sağaltan bir hüzün… Yeterince sebebim var tüm bunlar için. Koca bir Dünya. Paçalarından huzur akıyordu oysa onların. Yatıp ayaklarının dibine nasiplenmek istedim. Yaşlı bir kadın bilgece eğilip, seni kalbinden öpeyim de geçsin, dedi bir kelimeyle. Sadece sustum.
Sözler işittim… Bana sözü sevdiren ve yakınlaştıran, sözü Yaratana. Ve sözler bildim beni kendimden uzaklaştıran. Sözler ki halden hale akleden kalbimi/zi evirip, çeviren. Çoğaldı söyleyecek sözüm ve misli susuşlarım. Hep böyle midir sancısı olanın alnındaki kadim dövme. Karnı burnunda atlar gibi olgunlaşmışken, düşürdüğüm onca şey aklımdan, hep kalbimdeki tokmakların zamansız vuruşundandır. Bu yüzden belki de geceleri yüzümü sadece ateşe verdim. Ateşe verdiğim bir tek yüzümdü. Gündüzleriyse at üstünde rüzgara savurmaktı niyetim, ruhumun kanatlarına inat, bileklerime asılan gam tobalarını. Bir hayat nasıl temize çekilir akıl ve kalp müsveddelerinden. Sordum, soruşturdum, denedim. Ki ben henüz okuma bilmez bir ümmiyim. Aklımı başımdan aldı kainatı hecelemek tutkusu...
Beni yağmalayan sözler işittim, sözler aldım ve verdim. Beni yağmalayan kelimeler duydum, beni yağmalayan insanlardan. Eskidendi ama ben bu sancıyla pek çok yeni günü de eskittim. Beni inşa eden, tamir eden sözler de vardı aralarında. Yoldaydım. Ve yine yalnız/ca yoldayım. Ve bu yolda oluş, paradokslar cenneti, meyvalarını cömertçe dolduruyor heybeme. Yollardan geçiyorum; bana yolu sevdiren ve yakınlaştıran, yolu Yaratana. Yollar ki halden hale akleden kalbimizi evirip, çeviren. Yolu, yolcuyu ve paradoksu yaratana, insana acısıyla tatlısıyla onu tattırana, ondan etiyle ve tırnağıyla hakikat parçaları koparttırana şükrolsun ki yine yoldayım…

DilsizMütercim:Meryem
Rabia Taşbilek 16-26/12/2009 Ürdün-Suriye

















Ey çocuk yüzün farkındalık kokuyor ve duruşun cennetten bir fidan vakarında.
